Sayfalar

26 Aralık 2016 Pazartesi

Oktay Rifat Horozcu (1914-1988)

Garipçiler

10 Haziran 1914’te Trabzon’da doğan sanatçı TDK’nin ilk başkanı, şair Samih Rifat’ın oğludur. (Ali Fuat Cebesoy, Oktay Rifat'ın dayısı; Nazım Hikmet ise teyzesinin oğludur.) 1936’da Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirmiş, Maliye Bakanlığınca gönderildiği Paris’te Siyasal Bilgiler Fakültesinde 3 yıl öğrenim görmüştür. İkinci Dünya Savaşı nedeniyle eğitimini tamamlayamayarak yurda dönmüş ve çeşitli devlet görevlerinde bulunmuştur. Ankara ve İstanbul’da serbest avukatlık da yapmış ve 1973 yılında son görev yeri Devlet Demir Yollarından emekli olmuştur. 18 Nisan 1988’de İstanbul’da yaşamını yitirmiştir.


Edebî Yönü
  • Varlık dergisinde 1936'da çıkan şiirleriyle şairliğe adımını atan Oktay Rifat Horozcu, ilk şiirlerinde geleneksel şiirin biçim özelliklerine yer vermiş, hece ölçüsüyle şiirler yazmıştır. 
  • 1941'de (Orhan Veli ve Melih Cevdet ile) ortaklaşa yayımladıkları Garip kitabıyla yeni şiirin öncüleri arasına girmiştir. 
  • Garip Dönemi şiirlerinde kentte yaşayan sıradan insanların günlük yaşamlarını, lirik ögelerden uzak bir biçimde dile getirmiştir.
  • Garip akımından sonra "Perçemli Sokak" adlı şiir kitabıyla İkinci Yeni akımına ve imgeci şiire yönelmiş, kendisini İkinci Yeni'nin öncüsü saymıştır ancak bu iddiası taraftar bulamamıştır.
  • Garip ve İkinci Yeni tarzından sonra toplumsal sanat anlayışından hareketle, çok başarılı taşlamalar (yergiler) ve sosyal içerikli şiirler yazmıştır.
  • Şiirlerinde deyimlerden, tekerlemelerden ve halk söyleyişlerinden yararlanmıştır. Halk şiiri ve folklordan hemen her döneminde yararlanmıştır.
  • Şiirlerinde her dönem lirizm olan sanatçının en önemli konuları yalnızlık ve yaşama sevincidir.



Eserleri


Şiir: Güzelleme, Yaşayıp Ölmek, Kargayla Tilki, Çobanıl Şiirler, İkilik, Elifli, Aşk ve Avarelik Üzerine Şiirler, Dilsiz ve Çıplak, Âşık Merdiveni, Perçemli Sokak, Aşağı Yukarı, Elleri Var Özgürlüğün, Denize Doğru Konuşma, Koca Bir Yaz, Bir Cigara İçimi


Roman: Bay Lear, Danaburnu, Bir Kadın Penceresinden

Tiyatro: Oyun İçinde Oyun, Atlar ve Filler, Yağmur Sıkıntısı, Çil Horoz, Zabit Fatma’nın Kuzusu



Kaynaklar
Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı, Feyzullah Çelikbağ-Mehmet Saylan, Limit Yayınları
http://www.edebiyatogretmeni.org/oktay-rifat-horozcu/

Devamını oku...

25 Aralık 2016 Pazar

Melih Cevdet Anday (1915-2002)

Garipçiler

1915’te İstanbul’da doğan sanatçı, Ankara Gazi Lisesi’nden 1936’da mezun olmuştur. Oktay Rifat ve Orhan Veli okul arkadaşlarıdır. 1938’de sosyoloji öğrenimi için Belçika’ya gitmiş, iki yıl sonra II. Dünya Savaşı çıkınca zorunlu olarak yurda dönmüştür. 1942’den başlayarak Ankara’da Milli Eğitim Bakanlığı Yayın Müdürlüğü’nde danışmanlık, Ankara Kitaplığında memurluk, gazetecilik yapmıştır. İstanbul’a yerleştiğinde çok çeşitli gazete ve dergilerde yazılar yayımlamıştır. İstanbul Belediye Konservatuvarı Tiyatro Bölümü fonetik-diksiyon öğretmenliğinden 1977’de emekli olmuştur. 2002 yılında ölmüştür.

Edebî Yönü

  • 15 Kasım 1936'da Varlık dergisinde yayımlanan "Ukde" adlı şiiriyle şairliğe ilk adımını atmıştır.
  • 1941'de Orhan Veli Kanık ve Oktay Rifat Horozcu ile birlikte yayımladıkları Garip adlı kitapla başlayan Garip Hareketi içinde yer almıştır.
  • 1946'dan sonra sanatını romantik ögelerden kurtararak sosyal temellere dayandırmıştır.
  • 1950'den sonra yazdığı şiirlerde imge ve simgeler değer kazanmaktadır.
  • Şiirlerinde duygudan çok düşünce ön plandadır. 
  • Son şiirlerinde vecizeler (özdeyişler) söylemiş, nüktelerden ibaret çarpıcı, kısa dizeler yazmıştır. 
  • Melih Cevdet için önemli olan üslûp değil, içerik daha doğrusu maksat veya ideolojidir. Ona göre "Şiir, bilinen sözcüklerle bilinmedik sözler kurmaktır..." "... şiir, bilinmeyen bir dünyanın söylemidir."


Eserleri

Şiir: Garip (Orhan Veli ve Oktay Rifat'la beraber), Rahatı Kaçan Ağaç, Telgrafhane, Yan Yana, Tanıdık Dünya, Yağmurun Altında, Kolları Bağlı Odysseus, Göçebe Denizin Üstünde, Teknenin Ölümü, Sözcükler, Ölümsüzlük Ardında Gılgamış, Güneşte


Roman: Gizli Emir, İsa’nın Güncesi, Aylaklar, Meryem Gibi, Raziye, Yağmurlu Sokak

Oyun: İçerdekiler, Ölümsüzler, Dört Oyun (Yarın Başka Koruda, Dikkat Köpek Var, Ölüler Konuşmak İsterler, Müfettişler) Mikadonun Çöpleri

Deneme: Doğu-Batı, Konuşarak, Paris Yazıları, Maddecilik ve Ülkücülük, Yiten Söz, İmge Ormanları, Gelişen Tiyatro, Yeni Tanrılar, Sosyalist Bir Dünya, Dilimiz Üstüne Konuşmalar, Geleceği Yaşamak, Geçmişin Geleceği

Gezi: Sovyet Rusya, Azerbaycan, Özbekistan, Bulgaristan, Macaristan


Melih Cevdet'le ilgili ayrıntılı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.


Kaynaklar
Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı, Feyzullah Çelikbağ-Mehmet Saylan, Limit Yayınları
http://www.edebiyatogretmeni.org/melih-cevdet-anday/

Devamını oku...

22 Aralık 2016 Perşembe

Dede Korkut Hikâyeleri

Korkut Ata

Dede Korkut Hikâyeleri, 15. yüzyılda Akkoyunluların egemenliği altındaki Kuzeydoğu Anadolu ve Azerbaycan coğrafyasında, Oğuzların, çoğu zaman komşuları Rumlar, Gürcüler, Ermeniler ile zaman zaman da kendi içlerinde yaptıkları savaşları, iç çekişmeleri anlatan destansı halk hikâyeleridir.  

Bu hikâyeler, Türk dilinin, halk edebiyatının, kültür ve felsefesinin en önemli tarihî metinlerinden biridir. Hikâyeler, Türk'ün hayatı kavrayışı, eşyayı anlamlandırışı, inanma şekli, kısaca bir bütün felsefesini ve mantığını yansıtmasıyla vazgeçilmez millî kültür kaynaklarının başında gelmektedir. Bu hikâyeleri değerlendiren edebiyat tarihçimiz Mehmet Fuat Köprülü'ye göre "Türk edebiyatının tamamı terazinin bir kefesine, Dede Korkut Hikâyeleri ise diğer kefesine konulursa Dede Korkut ağır basar. "


Eser, "boy" adı verilen 12 (Vatikan nüshasında altı) farklı hikâyeden oluşmaktadır. Bunlar: Boğaç Han, Salur Kazanın Evinin Yağmalanması, Bamsı Beyrek, Kazanoğlu Uruzûn Tutsak Olması, Duha Kocaoğlu Deli Dumrul, Kanlı Kocaoğlu Kanturalı, Kazılık Kocaoğlu Beg Yegenek, Tepegöz, Beginoğlu Evren, Salur Kazanın Tutsak Olması, İç Oğuz Dış Oğuza Asi Olduğu.


Boylarda Oğuz beylerinin temeli halk kahramanlığına dayalı serüvenleri ayrı ayrı anlatılmaktadır. Hikâyeler kendi içlerinde bütünlük gösterseler de ortak kahramanların bulunuşu, her hikâyenin sonunda Dede Korkut'un ortaya çıkıp konuyu bağlaması hikâyelerin birbirleriyle olan ilgilerini göstermektedir. Konuların büyük bölümünü,  beylerin komşu Hristiyanlarla giriştikleri mücadeleler oluşturmaktadır.

Olaylar yalın, çarpıcı ve sade bir üslûpla anlatılmıştır. Yer yer olağanüstü kahramanlar ve olaylarla karşılaşılması, bu hikâyelere "destanî" özellikler katmaktadır.

Dede Korkut Hikâyeleri, (bilinmeyen bir kişi tarafından) 15. yüzyılda yazıya geçirilmiş olmakla birlikte, hikâyelerde bazı motif ve inanç unsurları, bunların çok daha önce bilinen metinler olduğunu göstermektedir. Hikâyelerde geçen Türkistan'a ait bazı yer isimleri, İslâmî şekle bürünmüş eski inanç biçimleri bu görüşü doğrulamaktadır. 

Mesajlar arasında kahramanlık ön planda olmak üzere, töre ve gelenek, kadının toplumdaki eşit rolü, sadakat, aşk, doğruluk, erdem gibi değerler her hikâyede işlenmiştir. 

Hikâyelerde nesir ve nazım karışık olarak görülmektedir.  


Dede Korkut

Dede Korkut, bilgelik yönü ön plana çıkan, şair, eren, şaman, şeyh, danışman, vezir ve en nihayet hikâyelerde "Oğuz'un tam bilicisi" olarak gösterilmiş bir kişidir.


Reşidüdin'in Câmiü't-Tevarih'inde, Dede Korkut'un Oğuzların Bayat boyundan, Kara Hoca'nın oğlu olduğu, akıllı, keramet sahibi bulunduğu, Kayı İnal Han'a danışmanlık yaptığı yazılıdır. Ebul Gazi Bahadır Han'ın Şecere-i Terâkime (Türklerin Soy Kütüğü) eserinde de aynı bilgiler tekrarlanır. Ayrıca Dede Korku'un Kayı boyundan olduğu, kendisinin Siri Derya'nın aşağısında beş hana danışmanlık yaptığı, Abbasiler devrinde yaşadığı, 295 yıl ömür sürdüğü anlatılmaktadır. Ali Şir Nevaî de Nesâi'mül-mahabbe adlı tezkiresinde Dede Korkut'un keramet sahibi bir kişi olduğunu yazmaktadır. 

Kazak ve Kırgız Türklerinde Korkut Ata en büyük ermişlerden sayılarak baksıların piri olarak görülür. İnanışa göre, o, kopuzu ilk yapan ve Şamanlara çalmayı öğreten ilk şamandır.

Dede Korkut, göçebe Türklerin yüceltip kutsallaştırdığı, bozkır hayatının geleneklerini ve törelerini çok iyi bilen kabile teşkilatını koruyan bir Oğuz büyüğüdür. Halkın atası, kabilenin reisi, bilgin, güçlü halk ozanı ve bilge olarak Dede Korkut'un tasviri kitabın başından sonuna kadar tekrarlanır. Hanlar güç durumlarda ona danışırlar. Öğütler veren, yol gösteren, içinden çıkılmaz gibi görünen güçlükleri çözen hep odur.



Dede Korkut Hikâyelerinin Nüshaları

Eserin iki nüshası vardır.

Dresden Nüshası: Nüsha, Kıtab-ı Dedem Korkut alâ Lisân-ı Tâife-i Oğuzân adını taşır. 1815'te F. Von Diez tarafından Dresden Kraliyet Kütüphanesi'nde bulunmuştur. 12 hikâyeden oluşur.


Vatikan Nüshası: İtalyan Türkolog Ettore Rossi tarafından 1952'de Vatikan Kütüphanesi'nde bulunmuştur. Bu nüshada 6 hikâye yer almaktadır.


Dede Korkut Türkçesi

Dede Korkut'un dili ağırlıkla Azerbaycan Türkçesinin özelliklerini göstermesine rağmen hikâyelerin bütün dil özelliklerinin bu lehçeye ait olduğu söylenemez. Metinler, Oğuz Türkçesinin henüz yazı dili hâline gelmediği zamana kadar uzanır. 

Hikâyelerde fazladan söylenmiş bir cümle, bir kelime, bir ibare yok gibidir. Cümleler, kısa ve genellikle tek yüklemlidir. Bu üslûp, geleneksel destan anlatıcılarının bir izdüşümü olarak görülebilir.


Kaynak: Türk Dili Tarihi, Prof. Dr. Ali AKAR, Ötüken Neşriyat 
Devamını oku...

21 Aralık 2016 Çarşamba

Sohbet (Söyleşi)

sohbet türünün özellikleri

Sohbet kelimesinin “TDK Türkçe Sözlük”teki ilk anlamı şudur: Dostça, arkadaşça konuşarak hoş vakit geçirme, söyleşi, yârenlik, hasbihâl. Bir metin türü olarak kabul edilen sohbet (söyleşi), kelimenin bu ilk anlamıyla yakından ilişkilidir: Sohbet (söyleşi), yazarın duygu ve düşüncelerini, bir arkadaşıyla konuşur, onunla sohbet eder gibi anlattığı öğretici metin türüdür.


Söyleşi-Sohbet Türünün Özellikleri
  • Bu türün en belirgin özelliği anlatımdaki sıcaklık, içtenlik (samimilik) ve rahatlıktır.
  • Bugün söyleşi de denilen sohbet türünün eski adı musâhabe idi.
  • Sohbet türündeki yazılara, genellikle gazete ve dergilerde rastlanır. Fakat tamamı bu türden yazılardan oluşan kitapların da yayımlandığı görülmektedir.
  • Sohbet her konuda yazılabilir. Fakat konunun sadece şahsımızı veya dar çevreyi ilgilendirmemesine, geniş bir çevrenin ilgisini çekecek nitelikte olmasına dikkat etmelidir. Özellikle aktüel (güncel) olaylarla ilgili olan sohbetler daha çok dikkat çeker.
  • Sohbette içten, akıcı, sürükleyici, yalın bir anlatım kullanılır. Gerçek bir sohbet izlenimi uyandırmak için hitap sözlerine, devrik cümlelere, konuşma dilindeki kelime ve deyimlere sıkça yer verilir. Ünlem cümleleriyle sözde soru cümleleri sıkça kullanılır. Herkesin bildiği fıkralardan, atasözlerinden ve nükteli söyleyişlerden yararlanılır.
  • Sohbet metinlerinde daha çok söyleşmeye bağlı anlatım ile açıklayıcı anlatım kullanılır. 
  • Sohbette düşünceler derinleştirilmeden ifade edilir, bunların mutlak doğru olduğu iddiasında bulunulmaz. Hele hele bunların bilimsel gerekçelere dayandırılarak kanıtlanması yoluna asla başvurulmaz.
  • Dil, işlenilen konuya göre göndergesel, heyecana bağlı ve alıcıyı harekete geçirme işlevinde kullanılabilir.

Sohbet Türünde Yazılmış Önemli Eserler

Eşref Saat-Şevket Rado
Ramazan Sohbetleri-Ahmet Rasim
Edebiyat Söyleşileri-Suut Kemal Yetkin



Sohbet Örneği

KEDERİN ZEVKİ

Yaratılış itibariyle herkesten daha hassas olan sanatkarın, hayatın üzüntü veren çeşitli olayları karşısında duygusuz kalması mümkün olur mu? Hatta herkesin pek umursamadığı bazı küçük şeylerin bile ona tesir etmesi tabii değil midir?

Tarih boyunca sanatkarların kalpleri kadar kalemlerini, fırçalarını da harekete getiren sevinçten çok keder olmuştur: Bir sevgilinin vefasızlığı veya ölümü, milli bir felaket, evlat acısı, ayrılık, gurbet; şaire, romancıya, bestekâra şaheserler yarattırdı. Gurbette, hasrette, sıkıntıda oldukları zaman çok güzel eserler verenlerin, vatana, sevgiliye, refaha kavuştuktan sonra sustukları çok görülmüştür. İnsan, yazmak, söylemek yani bir nevi boşalmak ihtiyacını kederliyken daha çok hissediyor. Ahmet Haşim:
"Melali anlamayan nesle âşina değiliz" demiş. Ben de sanatkardan sadece methiyeler, güzellemeler isteyenlerle uyuşamıyorum.

Yalnız üzerinde durmak istediğim bir nokta var. Acaba "kederi, melali, hüznü" terennüm eden sanatkarlar, içinin zehrini başkalarının yüreklerine akıtan, kendi dertleriyle bizim de huzurumuzu kaçıran kimseler midir? Şüphesiz ki hayır. Sanatkar, içinde bulunduğu üzüntüden, çıkmazdan sanatın yardımıyla kurtulmaktadır. Derdini öyle şekillere, kalıplara döküyor ki, onu güzelleştiriyor, dert olmaktan çıkıyor; katlanılır hatta aranılır bir şey yapıyor. Böylece ortaya gelen sanat eserlerini okur, dinler veya seyrederken kendi kendimizin de o güzel şekiller içinde kaybolup gittiğini hissederiz.

Yahya Kemal, "Kar Musikileri" adındaki şiirinde:
Duydumsa da zevk almadım Islav kederinden
diyor. Bu mısra, ilk bakışta, insana garip görünür. Kederden zevk almak! Fakat bunda şaşılacak bir şey yoktur: Kederli, sıkıntılı bir insan, kederi, sıkıntıyı terennüm eden (anlatan) –ama sanatkarane bir şekilde terennüm eden– eserlerde daha çok teselli bulur. Tıpkı bir dert ortağına rastlamış, üzüntüsünü onunla paylaşmış gibi.

Yahya Kemal, Varşova'da bulunduğu sıkıntılı bir kış gününde, komşu manastırdan gelen org seslerinin söylediği kederden zevk alamamış. Çünkü bu keder ona yabancıdır. Fakat Tanburi Cemil Bey'in eski bir plağında kendisindekine çok benzeyen bir üzüntü musiki haline gelmeye başlayınca muhtaç olduğu teselliyi fazlasıyla bulduğunu hissediyor ve "Kar Musikileri"ni bu saadet içinde yazıyor.

Eski musikimizin insanı kötümser yaptığını, ruhumuzu körlettiğini, yaşamak azmimizi kırdığını söyleyenler, bu musikiyi hiç ama hiç anlamayanlardır. O bestelerin içinde insana başlı başına yetecek kadar huzur ve teselli var.

Fakat aynı makam ve aynı usullerle bugün ortaya getirilen eserlerin çoğu tahammül edilmez birer inilti halindedir. Mesele sanatkar olmak veya olmamak meselesi.

İyi bir aktörün sahnede ağlayışı bize zevk verdiği halde, kötü bir aktörünki canımızı sıkar. Gözyaşı bazı gözlere ne kadar yakışır, bazılarında ne iğrenç bir hal alır.

Büyük eserlerin çoğunu büyük kederler yaratmıştır. Bu keder şahsi olabilir, milli olabilir, bütün insanlığa ait olabilir. Fakat en çok şahsi olan bir üzüntüde bile herkesin paylaştığı bir taraf yok mudur? Bir şair:
Kim öksüz değil ki sen olmayasın?
diyordu. Sanatkar kendi sevincini, kendi acısını söylerken biraz da bizimkilerini anlatmaktadır.

Şüphesiz ki, sanat eseri sevinci de anlatabilir, acıyı da; aşktan da bahsedebilir, açlıktan da. Fakat bence gerçek sanatkar, kederi anlatırken bile insana bir huzur, bir ferahlık verebilen kimsedir.

Mehmet Çınarlı
(Halkımız ve Sanatımız, s.103)



Kaynaklar
11. Sınıf Dil ve Anlatım Konu Anlatımlı Soru Bankası, Ekstrem Yayıncılık
11. Sınıf Dil ve Anlatım Konu Anlatımlı, Esen Yayınları

Devamını oku...

20 Aralık 2016 Salı

Orhan Veli Kanık (1914-1950)

Bir Garip Orhan Veli

13 Nisan 1914'te İstanbul'da doğan sanatçı, ilkokula Beşiktaş Akaretler İlkokulu'nda başladı, Galatasaray Lisesi'nin ilk kısmına geçti, beşinci sınıfı Ankara Gazi İlkokulu'nda okuyarak ilkokulu bitirdi. Ortaokul ve liseyi de Ankara'da okuyan Orhan Veli, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'ne girdi. İki yıl sonra buradan ayrılarak çalışma hayatına başladı. Bir yıl kadar yardımcı öğretmenlik yaptı.  PTT Genel Müdürlüğü'nde çalışırken (1936-1942) askere alındı. Yedek subaylığı Bolayır'da geçti. Milli Eğitim Bakanlığı Tercüme Bürosu'na çevirmen olarak girdi. Ankara'da bir gece, belediyenin kablo döşemek için açtırdığı bir çukura düşerek başından yaralandı. İstanbul'a döndükten sonra bir arkadaşının evinde otururken aniden fenalaştı ve kaldırıldığı Cerrahpaşa Hastanesi'nde 14 Kasım 1950 Salı günü 36 yaşında dünyaya gözlerini yumdu.






Edebî Yönü
  • 1936'dan itibaren Varlık dergisinde yayımlanan şiirlerinde Mehmet Ali Sel, bazı çevirilerinde Adil Hanlı takma adlarını kullanmıştır.
  • Vezinli (aruz-hece) ve kafiyeli tarzdaki ilk şiirlerinde Ahmet Haşim, Necip Fazıl ve Cahit Sıtkı'nın etkileri vardır. 
  • 1941'de ise kendilerinden önceki şiir ve sanat anlayışını temelinden değiştirmeyi amaçlayan bir tavırla Melih Cevdet ve Oktay Rifat ile beraber ortaklaşa Garip adlı kitabı yayımlamış ve Garip Hareketi'ni başlatmış ve ölümüne kadar Garip Hareketi'nin ilkelerine bağlı kalmıştır.
  • Şiir sanatına ait klasik biçimlerin dışına çıkarak modern Türk şiirinin olanaklarını genişletmiştir.
  • Her türlü sözcüğün (kundura, nasır, cımbız vb.) şiire girebileceğini göstermiş, gündelik dili kullanmıştır.
  • Sokağı şiire taşımıştır.
  • Şiiri bütünüyle toplumun emrine vermiş, bireyciliğe karşı çıkmıştır.
  • Şiirlerinde sıradan insanları, insanın basit ama sevgi dolu yaşamını, aşklarını, acılarını, kaygılarını işlemiştir.
  • Çocukluğa özlem, doğa, deniz, İstanbul sevgisi, kaldırımlar, balıklar onun şiirlerindeki konularıdır.
  • Şiirlerinde derin bir "ironi" (ince alay) vardır. 
  • Espri ve nükteye yer vermiştir.
  • 1949'dan ölümüne kadar -1950'ye kadar- "Yaprak" adlı iki sayfalık (tek yaprak) dergiyi 27 sayı çıkarmıştır. Orhan Veli'nin ölümü üzerine arkadaşları  "Son Yaprak" adlı özel bir sayı çıkarmıştır. 
  • 1948'de La  (Fontaine) Fonten'in birçok fablını "La Fontaine Masalları" adıyla manzum biçimde çevirmiştir.
  • 1949'da Nasrettin Hoca'nın birçok fıkrasını "Nasrettin Hoca Hikayeleri" adıyla manzum biçime getirmiştir.
  •  Şiirleri ölümünden sonra "Orhan Veli - Bütün Şiirleri" adıyla yayımlanmıştır.


Eserleri 

Şiir: Garip (Oktay Rıfat ve Melih Cevdet'le beraber), Yenisi, Vazgeçemediğim, Destan Gibi, Karşı



Orhan Veli hakkında ayrıntılı bilgi için buraya bakınız.



Orhan Veli’nin “sere serpe” aşkı




Kaynaklar
Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı, Feyzullah Çelikbağ-Mehmet Saylan, Limit Yayınları
http://www.turkedebiyati.org/orhan_veli_kanik.html
Devamını oku...

19 Aralık 2016 Pazartesi

Servet-i Fünûn Edebiyatının Oluşumu

Ahmed İhsan

17 Mart 1891'de İstanbul'da Ahmet İhsan Tokgöz tarafından çıkarılmasına başlanmış olan Servet-i Fünûn, adından da anlaşılacağı gibi, başlangıçta daha çok, fennî (fenle-bilimle ilgili) yazılara yer veren bir dergiydi. O zamana kadar türlü dergilerde dağınık şekilde yazan ve avrupaî bir edebiyata taraftar olan gençleri bir tek derginin etrafında toplayarak Eski Edebiyat taraftarlarına karşı tek bir cephe kurmak isteyen Recaizâde Mahmut Ekrem, Mekteb-i Mülkiye'den (bugünkü Siyasal Bilgiler Fakültesi) öğrencisi Ahmet İhsan'ı Servet-i Fünûn'un böyle bir yayın organı haline getirilmesi hususunda razı edince, Galatasaray Lisesi'nden (Mekteb-i Sultani) öğrencisi olan Tevfik Fikret'i derginin başına getirdi ve kısa bir zaman sonra Servet-i Fünûn -memleketin en büyük sanat ve edebiyat dergisi olmakla kalmayarak- Türk edebiyatının modernleşmesinde çok önemli hizmeti bulunan bir yayın organı haline geldi. Tevfik Fikret'tin peşi sıra, kısa sürelerle Halit Ziya, Cenap Şehabettin, Mehmet Rauf, Hüseyin Cahit ve ötekiler de dergiye katılarak Servet-i Fünûn topluluğunu kurdular ve böylece Servet-i Fünûn (Edebiyat-ı Cedîde) Dönemi başlamış oldu. (1896)


Servet-i Fünûn'u meydana getirenler arasında şair olarak Tevfik Fikret, Cenap Şehabettin, Hüseyin Siyret, Hüseyin Suat, Ali Ekrem, Ahmet Reşit, Süleyman Nazif, Süleyman Nesib, Faik Ali, Celâl Sâhir; hikayeci ve romancı olarak Halit Ziya, Mehmet Rauf, Hüseyin Cahit, Ahmet Hikmet, Safveti Ziya ve tenkitçi (eleştiri yazan) Ahmet Şuayp vardır.  

Servet-i Fünûn (Edebiyat-ı Cedîde) edebiyatı (1896-1901), Batı etkisinde gelişen Türk edebiyatının ikinci evresidir. Türk edebiyatında 1860'tan beri devam eden Doğu-Batı mücadelesinin kesin sonucunu -Batı edebiyatının lehine olarak- tayin eden bir dönemdir. Bu döneme Servet-i Fünûn denilmesi, bu edebî hareketin Servet-i Fünûn (Fenlerin Serveti) dergisinde gerçekleşmesi ile ilgilidir ve Tevfik Fikret'in derginin yazı işlerini üzerine almasıyla başlar (7 Şubat 1896, sayı:256). Divan Edebiyatı'na karşı kurulmasına çalışılan avrupaî Türk edebiyatını ifade için kullanılmasına Tanzimat devrinde başlanmış olan Edebiyat-ı Cedîde (Yeni Edebiyat) teriminin de bu harekete ad olması ise topluluğun bu terimi tamamıyla benimseyip kendi hakkında da pek sık kullanmasındandır. 

Servet-i Fünun Edebiyatı

Servet-i Fünûn edebiyatının kurulup geliştiği dönem, 2. Abdülhamit istibdadının (baskısının) en yoğun dönemidir. Her türlü yayın büyük bir kontrol, basın sıkı bir sansür altındaydı. 

Dönemin sanatçıları, bu durum karşısında sıkıntılarını dışa vuramayınca ister istemez her şeyi içlerine attılar. Böylece çoklukla içlerine kapalı, kendi iç dünyalarında yaşayan, karamsar, bunalımlı bir nesil oldular.

16 Ekim 1901 tarihli Servet-i Fünûn’da Hüseyin Cahit’in Fransızca'dan çevirdiği "Edebiyat ve Hukuk" adlı makalesi kamuoyunu kışkırtıcı özellikte bulunduğundan dolayı 2. Abdülhamit tarafından geçici olarak kapatılan dergi, bir süre sonra yeniden yayımlanmaya başladıysa da topluluk dağıldı ve böylece Servet-i Fünûn edebiyatı sona erdi.

Kaynak: Modern Türk Edebiyatının Ana Çizgileri-1860-1923, Kenan AKYÜZ
Devamını oku...

18 Aralık 2016 Pazar

Garip Hareketi (Garipçiler)

Garipçiler, Birinci Yeni, Yeni Şiir, Orhan Veli Kanık, Melih Cevdet Anday, Oktay Rifat Horozcu

Garip Hareketi; Orhan Veli Kanık, Melih Cevdet Anday ve Oktay Rifat Horozcu'nun oluşturduğu bir şiir akımıdır. 

İlkokulun son sınıfında tanışan Orhan Veli ve Oktay Rifat’ın arkadaşlıkları lise birinci sınıfta aynı edebî zevke sahip dostluğa dönüşür. Bir yıl sonra da aralarına Melih Cevdet katılır. Ankara Erkek Lisesi’nin yayın organı olan Sesimiz dergisinin farklı sayılarında ilk eserlerini yayımlama imkânı bulurlar. Bu derginin farklı sayılarında şiirleri yayımlanan üçlü, daha sonraki yıllarda şiirlerinin aynı derginin aynı sayısında hatta aynı sayfasında yayımlanmasına özen göstereceklerdir. 

Bu üç şair, 1941'de "Garip" adlı ortak bir kitap yayımladılar. (Bu nedenle Garipçiler olarak anıldılar.) Şiirle ilgili görüşlerini de Garip'in ön sözünde açıkladılar. Edebiyat tarihimiz açısından bu ön söz büyük önem taşımaktadır. Her ne kadar üç şairin imzasıyla çıkmış olsa da ön sözdeki düşünceler tamamen Orhan Veli’ye aittir ve onun şiir hakkındaki düşüncelerini, eleştirilerini çekinmeden, büyük bir açıklıkla dile getirdiği bir bildiri (manifesto) niteliğindedir. 


Bu yapıtta Orhan Veli'nin 24, Melih Cevdet'in 16, Oktay Rıfat'ın 21 şiiriyle Orhan Veli ve Oktay Rifat’ın ortaklaşa kaleme aldıkları iki şiir yer almaktadır. Kitaplarına seçtikleri ad ve "Bu kitap, sizi alışılmış şeylerden şüpheye davet edecektir." cümlesi, gelenekten ve yerleşik şiirden kopuşlarını ifade eder. (Kitabın adını -Garip- Orhan Veli'nin arkadaşı Cavit Yamaç koymuştur.)

Edebiyat eleştirmenlerinin değişik yorumlarına uğrayan Garip akımını Nurullah Ataç ve Sabahattin Eyüboğlu desteklemiş, Ahmet Hamdi Tanpınar şiirden uzaklaşma saymıştır. 

1950’de Orhan Veli bir kaza sonunda hayatını kaybeder. Onun ölümünün ardından Oktay Rifat ve Melih Cevdet genel çizgilerini bir süre daha devam ettirdikten sonra 1952’den itibaren kendi şiir çizgilerini oluşturarak bu yolda hareket etmişlerdir. “Böylece üç arkadaşın 1937 yazında başlattıkları ve sonradan "Birinci Yeni" ve "Yeni Şiir" olarak adlandırılan Garip Hareketi, Türk şiirinin gidiş yönünü değiştiren, ona yeni imkânlar kazandıran on üç yıllık verimin ardından, başlıca savunucusunu yitirdiği 1950 yılının sonlarında gündemden çekilmeye başlar.

Orhan Veli, Oktay Rifat, Melih Cevdet


Garipçilerin Görüşleri ve Garip Şiirinin Özellikleri
  • Mısracı zihniyete karşı oldukları için ölçü (vezin) ve uyağı (kafiyeyi) reddetmişlerdir. Onlara göre şiirde ahenk, ölçü ve uyak dışında aranmalıdır. Dolayısıyla hece ölçüsünü de aruz ölçüsünü de gereksiz bulmuşlar, serbest şiir anlayışını benimsemişlerdir.         
  • (1936 yılının son aylarında önce Melih Cevdet’in daha sonra sırasıyla Orhan Veli ve Oktay Rifat’ın şiirleri, Yaşar Nabi Nayır’ın sahibi olduğu Varlık dergisinde yayımlanır. Bu dergide yayımlanan şiirler, ilk örneklerine Ağustos 1937’de rastlanacak olan Garip döneminin aksine ölçülü ve uyaklıdır.)
  • Onlara göre her türlü söz ve anlam sanatı bırakılmalıdır. Bütün söz oyunlarının karşısında durmuşlar, gibi kelimesini hiç kullanmamışlardır. Orhan Veli'nin "Kitabe-i Seng-i Mezar" şiiri, sanatlı söyleyişin dışlandığı önemli şiirlerindendir: "Hiç bir şeyden çekmedi dünyada/Nasırdan çektiği kadar./Hatta çirkin yaratıldığından bile/O kadar müteessir değildi./Ayakkabısı vurmadığı zamanlarda/Anmazdı ama Allah'ın adını/Günahkar da sayılmazdı/Yazık oldu Süleyman Efendi'ye"                                                    
  • "Şiir halka seslenmelidir" anlayışıyla sokağı ve günlük yaşamdaki her şeyi şiire aktardılar.                                                                        
  • (Garip Hareketi'nin topluma yönelmesiyle ilgili olarak belki de en dikkat çekici ifadelerden biri Cemal Süreya’ya aittir. Yazara göre Orhan Veli, Oktay Rifat ve Melih Cevdet sokaktaki adamın şiirine yönelerek şiiri insan içine çıkarmışlar, şiire kasket giydirmişler, şiire elma yemeyi öğretmişlerdir. Kısaca ifade etmek gerekirse şiir, halkın malı, halktan biri olmuştur. Halkın malı olması ise “şiirin günlük tartışmalar arasına” girmesini de beraberinde getirmiştir ve “Bir süre toplumda şiir, herkesin konuştuğu ortak bir konu olur.”)
  • Şiir dilinde şairanelikten kaçınılarak dildeki her kelimeye yer verilmelidir.
  • "Basitlik, sadelik ve alelâdelik" ilkesini benimsemişlerdir.
  • Eskiye ait her şeyin karşısında durmuşlardır. Onlara göre şiir, bütün geleneklerden uzaklaşmalıdır.
  • Şiirde anlaşılmazlık dışlanmış ve anlam şiirin en önemli niteliği olarak öne çıkarılmıştır.
  • Garip şiirinde gerçeküstücülük (sürrealizm) akımının etkileri vardır. Dadaizm akımından da etkilenmişlerdir. Hatta dadaizmin "kuralsızlığı kural edinmek" anlayışı Garipçilerin sanat anlayışını özetler.
  • Şiirlerinde ironiye (ince alaya) yer vererek toplumsal eleştiri yapmışlardır. "Neler yapmadık şu vatan için/Kimimiz öldük,/Kimimiz nutuk söyledik" 
  • Şiirin müzik,resim gibi sanatlarla ilişkisine karşı çıkmışlardır.
  • Şiir duyguya değil, akla seslenmelidir." görüşünü benimsediler.
  • Siyaset dışı kaldılar. Onlara göre şiir dinî öğreti ve ideoloji emrinde veya bunları aşılamakta bir araç olarak kullanılmamalıdır.
  • Şiirde parça ve mısra güzelliği yerine bütün güzelliğini önemsemişlerdir.
  • "Yaşama sevinci"ni dile getirmişlerdir.

Kaynaklar
Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı, Feyzullah Çelikbağ-Mehmet Saylan, Limit Yayınları
Türk Şiirinde Garip Hareketi, Yasemin MUMCU AY

Devamını oku...