Sayfalar

14 Ocak 2017 Cumartesi

13. ve 14. Yüzyılda Mesnevi

mesnevi nazım şekli
  • İran edebiyatından alınan bir nazım biçimidir.
  • Sözlük anlamı "ikişer ikişer, ikili"dir.
  • Mesnevi biçimiyle anlatı türüne giren eserler yazılır.
Destanlar (Firdevsi'nin Şehname'si)

Manzum tarihler (Enverî'nin Düsturname'si)

Aşk öyküleri (Leyla ile Mecnun, Yusuf ile Züleyha…)

Din ve tasavvuf konuları (Sultan Veled'in Rebabname'si)

Ahlâkla ilgili konular (Nabi'nin Hayriyye'si)

Evlenme ve sünnet törenleri (Sûrnameler)

Bir şehrin güzellikleri (Şehrengizler)
  • Mesnevinin nazım birimi beyit olup her beyit kendi içinde uyaklıdır (aa / bb / cc / dd / ee …).
  • Her beyitin kendi içinde uyaklı olması, şairin uyak sıkıntısını azalttığı için divan edebiyatında uzun konular mesnevi biçimiyle kaleme alınmıştır. (Roman ve öykünün yerini tutar.)
  • Beyit sayısı sınırlı değildir. Sözgelimi Mevlâna'nın Mesnevi'si 26.000 beyitten, Firdevsi'nin Şehname'si 60.000 beyitten oluşmuştur.
  • Aruz ölçüsünün kısa kalıplarıyla yazılır.
  • Divan şiirinde her şairin yazdığı mesnevi sayısını beşe çıkarması ustalık göstergesidir. Bu beş mesnevi bütününe "hamse" denir.

13. ve 14. yüzyılda yazılmış mesneviler şunlardır:

Risâ
letü’n-Nushiyye: Yunus Emre
Yusuf u Züleyha: Şeyyad Hamza
Mesnevi: Mevlana
İbtidanâme, Rebabnâme, İntihanâme: Sultan Veled
İskendernâme, Cemşid ü Hurşîd: Ahmedi
Garipnâme: Aşık Paşa
Mantıku't Tayr, Feleknâme: Gülşehri


Kaynak: 10. Sınıf Türk Edebiyatı, Palme Yayıncılık

Devamını oku...

12 Ocak 2017 Perşembe

Tevfik Fikret (1867-1915)

Mehmet Tevfik

  • Servetifünûn Edebiyatının kurucusu, şiir alanındaki en büyük temsilcisidir.
  • Sanat yaşamı iki döneme ayrılır:

a) Servetifünûn Dönemi: (1885-1901) Bu dönemi Servetifünun'daki çalışmaları oluşturur. Servetifünun anlayışına bağlı şiirlerinde işlediği konular, özellikle aşk, doğa ve günlük yaşamda karşılaşılan bazı küçük olaylardır. Bu dönemde "sanat için sanat" anlayışını benimsemiştir.
b) Servetifünûn'dan Sonra: (1901-1915) Servetifünun topluluğunun dağılmasından sonra yazdığı şiirlerde toplumsal konulara yönelmiştir. "Hürriyet" ve "vatan" bu şiirlerinin başlıca temalarıdır. Bilim, fen, teknik, insanlık gibi konuları da işlemiştir. "Toplum için sanat" anlayışını benimsemiştir, ilk dönem şiirlerindeki bireysel acıma, bu dönemde toplumsal başkaldırıya dönüşür.


  • Şiirde beyit bütünlüğünü kırmış, anlamın bir beyitte tamamlanması geleneğini ortadan kaldırmıştır. Nazmı nesre yaklaştırmıştır.
  • Şiirlerinde aruz ölçüsünü kullanan Tevfik Fikret, aruz ölçüsünü Türkçeye başarılı bir şekilde uygulamıştır. Şiirlerinde aruzla Türkçeyi bağdaştıran iki şairden biridir. (diğeri Mehmet Akif)
  • Hece ölçüsünü, sadece çocuklar için yazdığı şiirlerde kullanmıştır.
  • Divan şiirinin müstezat nazım biçimini değiştirerek "serbest müstezat" biçimini geliştirmiştir.
  • Fransız şiirlerinden alınan "sone"yi kullanan ilk şairlerdendir.
  • Şiirlerinde "biçim"e önem veren Fikret, "parnasizm" akımından etkilenmiştir.
  • "Manzum hikâye" türünde şiirleri vardır: Balıkçılar, Nesrin, Ramazan Sadakası, Hasta Çocuk.
  • Şiirlerinde karamsarlık hakimdir.
  • Şiirlerinde yabancı sözcük ve tamlamalara çok yer vermiştir. Dil, konuşma bölümlerinde sade; tasvirlerde oldukça ağırdır.
  • Divan edebiyatıyla bütün bağlarını koparmış; Batı edebiyatını, özellikle de Fransız edebiyatını örnek almıştır.
  • İnsanları birbirine düşürdükleri için bütün dinlere düşmandır. Tarihe ve kutsal değerlere de karşıdır. Dinlerin tutumlarını beğenmemekle birlikte Allah'ı kabul eder.
  • Recaizâde Mahmut Ekrem'in "Güzel olan her şey şiirin konusu olabilir." anlayışıyla başlayan şiirin konusunu genişletme girişimine genişlik getirmiştir.
  • Recaizâde ile başlayan kartpostal altına şiir yazma modasını sürdürmüş, hem başkalarının hem de kendisinin yaptığı resimlerin altına şiirler yazmıştır. (Aveng-i Şühur)
  • Portre-şiir yazma tarzını geliştirmiştir. "Aveng-i Tasvir" adlı şiirinde on iki sanatçımızın tasvir ve tahlilini yapmıştır.
  • "Sis" şiirini toplumu sıkan hürriyetsizliğe karşı yazmıştır, İstanbul'u olumsuz yönleriyle anlatır. 1902'de yazdığı bu şiirde, İstanbul'u "fahişe bir kadın"a benzeterek istibdat yönetimine ve buna boyun eğen zihniyete nefretini anlatır. Bu şiir büyük yankı uyandırmıştır.
  • "Tarih-i Kadim" şiirinde din kurumunu ve tarihi eleştirir. Bundan dolayı Mehmet Akif'le tartışır.
  • "Doksan Beşe Doğru" adlı şiirinde İttihat ve Terakki'nin, Meclis-i Mebusan'ı kapatmasına gösterdiği tepkiyi dile getirir.
  • Ferda'da gençlere seslenmiştir.
  • "Balıkçılar" adlı şiiri yoksulluğu anlatan manzum hikâye türünde bir şiirdir.
  • Han-ı Yağma, Promete, Millet Şarkısı diğer önemli şiirleridir. Gençlere yönelik öğretici şiirleri de vardır.
  • "Kulak için uyak" anlayışını benimsemiştir.
  • Tevfik Fikret'in nesirleri de "Dil ve Edebiyat Yazıları" adıyla kitaplaştırılmıştır.



Eserleri:


Rübab-ı Şikeste (Kırık Saz): İlk şiir kitabıdır (1899). Aşk, kahramanlık, aile sevgisi, doğa gibi konuları işlemiştir. Servetifünun tarzındaki şiirleri yer alır.

Rübab'ın Cevabı: Servetifünun tarzındaki şiirleri yer alır.

Haluk'un Defteri: Sosyal, ahlaki, milli, duyguları içeren, Haluk'un kişiliğinde Türk gençlerine seslenen, öğüt veren bir eserdir. Didaktiktir.

Şermin: Hece vezniyle çocuklar için yazdığı şiirleri yer alır. (1914)



Kaynak: 10. Sınıf Türk Edebiyatı, Ekstrem Yayıncılık

Devamını oku...

10 Ocak 2017 Salı

13. ve 14. Yüzyılda Coşku ve Heyecanı Dile Getiren Metinler (Şiirler)

Oğuz Türkçesinin Anadolu'daki ilk ürünleri


13. ve 14. yüzyılda edebî metinler üzerinde etkili olan en önemli unsurlar İslamiyet ve tasavvuftur. Bu nedenle de bu dönemde oluşturulan edebî metinlerde çoğunlukla tasavvufi temalar ele alınmış; bu temalar herkesin anlayabileceği bir dille ortaya konmuştur.

13. ve 14. yüzyılda yazılan coşku ve heyecanı dile getiren metinler (şiirler) şunlardır: 


1. İlahi

Tekke şiirinde/dini-tasavvufi halk şiirinde Allah'a yalvarmak, onun acımasını dilemek, ona olan sevgiyi dile getirmek amacıyla yazılan şiirlerin genel adıdır. Tarikatlara göre değişik adlar alır. Tekkelerde, dinî tasavvufî edebiyatın gelişmesiyle ortaya çıkmıştır. Biçimsel olarak ayırt edici bir özellik taşımayan ilahiler, genel olarak 7'li, 8'li ve 11'li hece ölçüsü ve dörtlük birimiyle yazılmıştır. Aruz ölçüsüyle ve beyitle yazılan ilahilere de rastlanır. İlahi'nin söylendiği tarikata göre değişen, kendine özgü bir bestesi vardır.

Türk edebiyatında ilahi nazım türünün en önemli temsilcisi Yunus Emre'dir.


Işkın aldı benden beni
Bana seni gerek seni
Ben yanaram dün ü güni
Bana seni gerek seni

Ne varlığa sevinürem
Ne yokluğa yerinürem
Işkınula avunuram
Bana seni gerek seni

Işkın âşıklar öldürür
Işk denizine daldırır
Tecelliyle doldurur
Bana seni gerek seni

Işkın zencirini üzem
Delü olam dağa düşem
Sensin dün ü gün endişem
Bana seni gerek seni 


Eğer beni öldüreler 
Külüm göğe savuralar 
Toprağım anda çağıra 
Bana seni gerek seni 

Sûfîlere sohbet gerek
Ahîlere ahret gerek
Mecnunlara Leyla gerek
Bana seni gerek seni 

Ne Tamu'da yer eyledüm
Ne Uçmak'da köşk bağladum
Senin içün çok ağladum
Bana seni gerek seni 

Cennet cennet dedikleri
Bir ev ile birkaç huri
İsteyene virgil anı
Bana seni gerek seni 

Yusuf eğer hayalini
Düşde göreydi bir gice
Terk ideyidi mülklerin
Bana seni gerek seni 

Yunus çağırurlar adum
Gün geçdükçe artar odum
İki cihanda maksudum
Bana seni gerek seni

Yunus Emre

ışk: aşk.
dün ü gün: gece ve gündüz.
yerinmek: Kederlenmek, üzülmek, mahzun olmak.
tecellî: Allah’ın sırlarının ve kudretinin doğa, şahıs ve nesnelerde görünmesi.
üzmek: koparmak, ayırmak, kesmek.
ahî: Ahîlik teşkilatında bulunan, fütüvvet ehli, kardeş.
tamu: cehennem.
uçmak: cennet.
virgil: vermek fiilinin ikinci tekil kişi çekimi:ver.
an: üçüncü tekil kişi zamiri:o.
od: ateş.
maksûd: istenen, amaçlanan.




2. Nefes

Alevi-Bektaşi tekkelerinde okunan ilahi benzeri dini-tasavvufi içerikli şiirlere nefes denir. Konusu genellikle tasavvuftaki vahdet-i vücud, Alevi-Bektaşi ilkeleri ve tarikat kurallarıyla ilgilidir. Dili sade bir Türkçe olan nefesler biçim olarak koşmaya benzer. Dörtlükler halinde hece ölçüsünün 7, 8 ve 11'li kalıplarıyla yazılır. Az da olsa aruzla yazılanlara da rastlanmaktadır. Dörtlük sayısı genellikle 3-7 arasında değişir.

Beğlerimüz, Avlan Gölün üstüne
Ağlar gelür şahum Abdal Musa'ya
Urum abdalları postun eğnine
Bağlar gelür şahum Abdal Musa'ya

Urum abdalları gelür dost deyü
Eğnimüzde aba, hırka, post deyü
Hastaları gelür, derman isteyü
Sağlar gelür şahum Abdal Musa'ya

Meydanında dara durmuş gerçekler
Çalınur koç kurbanlara bıçaklar
Döğülür kudümler, altın sancaklar
Tuğlar gelür şahum Abdal Musa'ya

Benim bir isteğüm vardır Kerim'den
Münkir bilmez, evliyanın sırrından 
Kaygusuz'am ayru düşdüm pirimden
Ağlar gelür şahum Abdal Musa'ya

Kaygusuz Abdal


3. Gazel

Anadolu’da Oğuz Türkçesiyle oluşturulan ilk eserlerde ağırlıklı olarak dinî-tasavvufî temalar işlenmekle birlikte XIII. yüzyılın sonlarından itibaren din dışı temalar da işlenmeye başlanmıştır. Bu dönemde oluşturulan din dışı temalı şiirlerde nazım biçimi olarak genellikle gazel kullanılmıştır.

Gazelin birim değeri (nazım birimi) beyit, birim sayısı 5-15, ölçüsü aruzdur. Kafiye düzeni “aa ba ca da…” biçimindedir. Gazelin ilk beytine matla, son beytine makta, en güzel beytine beytü’l-gazel ya da şah beyit denir. Gazel şairi mahlasını şiirin genellikle son beytinde söyler.

Türk edebiyatına İran edebiyatından geçen bir nazım biçimi olan gazel, divan edebiyatında yaklaşık altı yüzyıl boyunca en çok kullanılan nazım biçimi olmuştur. Anadolu’da din dışı temaların ele alındığı ilk gazeller, divan edebiyatının kurucusu da sayılan Hoca Dehhânî tarafından yazılmıştır.

Gazel
1. Sabreyle gönül derdine derman ire umma
Can atma oda bîhûde cânân ire umma

2. Gözün sadefinden nice dürdane dökersin
Şol dişi güher dudağı mercan ire umma

3. Gül vaslı dilersen ko bu feryâdı î bülbül
Gül gonca bigi ağzı gülistân ire umma

4. İncedise hecr ile karınca gibi belin
Firkât niçe bir ola Süleyman ire umma

5. Yakûb bigi hüzn ile katlan bir iki gün
Bir gün haber-i Yusuf-ı Kenan ire umma

6. Feryad ü figân itme î bülbül dahi ağzın
Yum gonca bigi yine gülistan ire umma

7. Maksûd anın kim ele düşvâr irişür
Yırtma yakanı elüne âsân ire umma

8. Ağyâr elinden sana bil şol yâr iremez
Âşkâr ola bir gün pinhan ire umma

9. Bu resme ki Dehhani durur şem' bigi zâr
Başdan ayağa ömrüni pâyân ire umma

Günümüz Türkçesiyle
1. Sabret gönül, derdine derman bulacağını sanma
Canını boşuna ateşe atma, sevgilinin (sana) ulaşacağını umma

2. Gözün sadefinden ne kadar çok inci dökersin (ağlarsın)
O dişi mücevher, dudağı mercan (gibi olan sevgilinin) sana erişeceğini sanma

3. Güle kavuşmayı dilersen, ey bülbül, bırak bu feryadı
Ağzı gül goncası (olan sevgilinin), o gül bahçesine benzeyenin (sana) erişeceğini umma

4. Belin ayrılık yüzünden karınca gibi inceldiyse
Ayrılık ne kadar sürerse sürsün, Süleyman'ın erişeceğini umma

5. Yakup (peygamber) gibi (ayrılığa) bir iki gün üzüntüyle katlan
Bir gün Kenanlı Yusuf'un (yaşadığı haberi gibi sevgilinin sana geleceği haberinin) ulaşacağını sanma

6. Ey bülbül, ağlayıp sızlanma ağzını da gonca gibi yum,
O gül bahçesine (benzeyen sevgilinin) sana erişeceğini sanma

7. (Sevgiliye kavuşma) ereği, ele zor geçer
Yakanı yırtma (bununla) eline kolayca geçeceğini sanma

8. O sevgili, düşmanların (onu seven diğer âşıkların) elinden (kurtulup da) sana ulaşamaz
Bu açık bir gerçektir, birgün onun gizlice geleceğini umma

9. Dehhani, böyle, mum (un damla damla erimesi) gibi gözyaşı dökersin
(Ağlayarak) ömrünün sona ereceğini umma


Kaynaklar
10. Sınıf Türk Edebiyatı, Palme Yayıncılık
10. Sınıf Türk Edebiyatı, Esen Yayınları
10. Sınıf Türk Edebiyatı, Editör Yayınevi
http://www.edebiyatogretmeni.org/13-ve-14-yuzyillarda-cosku-ve-heyecani-dile-getiren-metinler/

Devamını oku...

8 Ocak 2017 Pazar

Oğuz Türkçesinin Anadolu'daki İlk Ürünleri (13-14. yy)

Eski Anadolu Türkçesi

On birinci yüzyıla kadar tek bir koldan gelişen Türk dili, bu yüzyıldan sonra Türk boylarının coğrafya ve kültür değiştirmelerine paralel olarak ayrı ayrı bölgelerde (Kuzey-Doğu Türkçesi ve Batı Türkçesi ana başlıkları altında) farklı lehçelerle ortaya çıkmıştır. Bu lehçeler, çeşitli yazı dilleri oluşturmuştur. Oğuz boylarının Anadolu'ya gelip yerleşmeleriyle bu coğrafyada 13. yüzyılda Oğuz ağız özelliklerine göre gelişen bir yazı dili meydana gelmiştir. Batı Türkçesinin ilk dönemi olan bu yazı dilinin adı "Oğuz Türkçesi"dir. Ancak "Eski Anadolu Türkçesi" adı da yaygın olarak kullanılmaktadır.

Oğuz Türkçesi dönemine ait eserler; Anadolu Selçukluları, Anadolu Beylikleri ve Osmanlı'nın kuruluş yıllarında meydana getirilmişlerdir. 

Oğuz Türkçesi yalnız Anadolu'da değil Kuzey ve Güney Azerbaycan ile Irak, Suriye ve 14. yüzyılın ikinci yarısından sonra Balkanlarda da kullanılmıştır.


Türk Edebiyatı, 13. yüzyıla gelinceye kadar genel Türk edebiyatı olarak tek bir görünüşe sahiptir. Göktürk, Uygur ve Arap harfleriyle yazılmış metinlerin yanı sıra, destan döneminde ve sonraki dönemlerde edebiyat, sözlü gelenek üzerinde yürümüştür. 

Türk edebiyatı, 13. yüzyıldan itibaren yeni bir edebî yapıya bürünür. 1071 Malazgirt Zaferinden sonra Anadolu'yu yurt edinmeye başlayan Oğuz Türkleri, Miryakefalon savaşıyla Anadolu'daki hakimiyetlerini perçinler. Yüzyılın sonlarına doğru, doğu ve batı Türkleri arasında yeni ve birbirinden farklı yazı dilleri oluşmaya başlar. Karahanlı Türkçesinin devamı olarak ortaya çıkan Doğu Türkçesi, Orta Asya Türk topraklarında kullanılan ortak Türkçedir. Oğuz Türklerinin yazı dili olan Batı Türkçesi ise Oğuz Türkçesinden sonra  iki koldan gelişir. Bunlar, Osmanlı Türkçesi ve Azerbaycan Türkçesidir. Bu kollar arasındaki ayrılma, kendini 15. yüzyıldan itibaren göstermeye başlar. 

Oğuz Türkçesiyle/Eski Anadolu Türkçesiyle bugünkü Türkiye Türkçesi (Çağdaş Türkiye Türkçesi) arasındaki en önemli farklar şunlardır:



1. Günümüzde “t” ile başlayan bazı ekler Eski Anadolu Türkçesinde “d” ile başlamıştır: açtım-açdum, başta-başda vb.



2. Gelecek zaman (-acak, -ecek) eki olarak Eski Anadolu Türkçesinde “-ısar, -iser” ya da “-ası, -esi” ekleri kullanılmıştır: bulacağım- bulasarum, görecektir-gö residür vb.



3. Bildirme eki (-dır, -dir) olarak bazı metinlerde bu ekin eski şekli olan “-durur” kullanılmıştır: vardır-vardurur vb.

4. Eski Anadolu Türkçesinde kullanılan bazı ekler bugünkü Türkiye Türkçesinde kullanılmamaktadır. Bu eklerin en önemlileri şunlardır:
  • “Gibi” edatının yerini tutan “-layın”: yağmur gibi-yağmurlayın, benim gibi-bencileyin
  • Emir kipi eki olarak kullanılan “-gıl, -gil”: al-algıl, ver-virgil vb.
  • Bazı zarf-fiil ekleri: görünce-göricek, açarak-açuban vb.
5. Bu gün büyük uyumuna uymayan bazı ekler Eski Anadolu Türkçesinde büyük uyumuna uymuştur: yarınki-yarınkı vb.


6. Eski Anadolu Türkçesinde küçük ünlü uyumu yoktur: açık-açuk, gördü-gördi vb.






Tasavvuf

Tasavvuf; insanın manevi boyutu öne çıkaran, kişinin içsel dönüşüm geçirerek Allah’a ulaşmasını amaçlayan bir duyuş, düşünüş ve yaşayış sistemidir. Tasavvufu benimseyen, yaşamını bu anlayışın gereklerine göre biçimlendiren kişilere mutasavvıf (sûfî) denir. 

Tasavvufta Allah’a ulaşıp onda yok olmaya fenafillah; Allah’a ulaşmak için yapılan manevi yolculuğa süluk, yolcuya da sâlik denmiştir. Tasavvufa göre bu yolculuğa ancak bir rehber (mürşit, şeyh) yardımıyla çıkılabilir. Sâlik, duyu organlarıyla keşfedemediği ilâhî sırları, bir rehberin yardımıyla ve sezgi gücüyle keşfe başlar. Buna irfan denir. Mutasavvıflara göre, Allah, ilimle değil, irfanla bilinir. İrfanın kaynağı ise kalptir. Bunun için tasavvufta kalbin oldukça önemli bir yeri vardır.

Bireysel yaşantı ve deneyimlerle anlam, değer ve yaşarlık kazanan bir sistem olan tasavvuf, toplumsal hayattaki varlığını tarikatlar aracılığıyla sürdürmüştür. Bektaşilik, Mevlevilik, Halvetilik gibi isimler alan tarikatlar, kendi aralarında birtakım küçük farklılıklar gösteren tasavvufi kurumlardır.

Mutasavvıflar, tasavvufi yaşantıyı anlatmak için “Tatmayan bilmez!” demişlerdir. 

Tarikatlara mensup olanların barındıkları, ibadet ve tören yaptıkları yerlere, tekke (dergâh) denir. İslam dünyasında medreseler tefsir, hadis, fıkıh gibi dinî ilimlerin yani İslam’ın görünen yüzünün öğretildiği yerler olarak varlık gösterirken tekkeler İslam’ın içsel boyutunun yaşandığı, tasavvufi öğretilerin aktarıldığı, zikir ayinlerinin yapıldığı mekânlar olarak işlev görmüştür.

Tasavvuf, bir söz ilmi değil, "hâl" ilmidir. Tasavvufta bilgi edinmede akıldan çok "sezgi"ye değer verilir. Görünen dünyanın ötesinde, ondan farklı olan bir gerçek vardır. Bu gerçek akıl ve beş duyu ile kavranamaz, ancak sezgi, ilham ve aşk yoluyla fark edilebilir. Gerçeğin özü kavrandığında, görünüşteki tezatlar, bölünmeler, ayrılıklar ortadan kalkacak, birlik ve düzen sağlanacaktır. 



Tasavvufun ana konusu bizzat yaratıcının kendisidir. İşte insanlar, yeryüzünün en güzel ideali olan yaratıcıya ulaşmak için eşsiz bir iradeye sahip olmalı, her türlü menfaat endişesinden uzak kalabilmelidir.



Tasavvuf alanındaki teorilerden biri, vahdet-i vücut teorisidir. Buna göre, "Her şey O'dur, bütün yaratılanlar, Tanrı'yı tanımak, onu görmek ve anlamak için yaratılmıştır. Tüm evren, canlılar ve bitkiler Tanrı'nın çeşitli görünüşleridir. Tanrı, mutlak varlık olduğu olduğu için aynı zamanda da mutlak güzelliktir. Güzelliğin eğilimi de görünmekten ve sevilmekten yanadır. İşte Tanrı, bu yüzden kendisini tanıtacak ve birer hayalden başka bir şey olmayan varlıkları yaratmıştır.



Bu varlıklar içinde en mükemmel olanı, Tanrı'ya en yakın olanı insandır. Her insan Tanrı'nın bir parçasını, bir yansımasını oluşturur. İnsan, bu özelliklere sahip olduğuna göre hiçliği, kötülüğü ve çirkinliği yok etmelidir. O zaman, yalnızca güzellik, iyilik kalacaktır ki bu da Tanrı'nın varlığına katılmak, ona dönmek demektir. İnsan kendisini kötü ve çirkin yapan nefsini yenmeli, dünyaya ait olan her türlü zevklerden, menfaatlerden arındırmalıdır. Nefsi yenmek için de büyük bir sabır, irade ve aşk gerekir. Ancak bu aşk, dünya ile ilgili mecazî bir aşk değil, Tanrı'yı sevmek anlamına gelen "hakiki aşk"tır.



Tasavvuf ve Edebiyat

Tasavvuf düşüncesi, insanların büyük bir istekle tekke, dergah ve tarikat denen yerlerde toplanmalarını sağlamıştır. Çeşitli tarikatlere bağlı olan şairler, ilahi bir güç yaratarak didaktik şiirler söylemişler, tasavvuf düşüncesini ve tasavvufun inceliklerini, en sıradan insanların bile anlayabilecekleri bir dille telkin ve izah etmişlerdir.



Böylece edebiyatın bir telkin aracı haline geldiği, dini, tasavvufî ağırlıklı bir edebiyat anlayışının ortamı hazırlanmıştır. Manevi tecrübeyle kazanılan bilgilerin, kendine özgü ifade yolları kazanması ve bu ifade yollarının yaygınlaşmasıyla, tasavvuf, toplumun diğer insanları arasında, bir davranış şekli olarak görülür.



Tasavvuf edebiyatının en önemli özelliği, mecazlardan oluşan sembollerin yoğun olarak kullanılmasıdır. Beşerî aşktan ayrılması gereken ilahi aşk, birtakım özel terimler, mecazlar ve sembollerle anlatılmıştır. Tasavvuf şairleri mecazî anlatım tarzını, duygularını, sezgi ve ilhamlarını ifade etmek için seçmişlerdir. Çünkü görünenin arkasındaki görünmeyeni, yalnızca hissedilebileni anlatmak, mecazî bir anlatımı zorunlu kılmıştır. Bunlara birkaç örnek verelim:



Âşık : Allah'a tutkun olan, onu özleyen kişi
Mâ'şuk : Sevilen / Allah
Şarap : İçilen şey / ilahi aşk
Saki : İçkiyi sunan / yol gösterici, mürşid
Harabat : Meyhane / gerçek aşkın öğrenildiği yer, dergâh
Talib : İsteyen / tekkeye yeni giren kimse
Pîr : Yaşlı / tarikat kurucusu
Vefâ : Sözünde durma / Allah'ın lütfu, yardımı



Tasavvuf edebiyatının mecazlarını, yalnız sufî şairler kullanmamış, divan şairleri de kullanmıştır. Ancak divan şiirinde bu mecazlar farklı anlamlarda kullanılmıştır. Örneğin "aşk" tasavvufta Allah aşkı iken, divan şiirinde bir güzele duyulan aşktır. Divan şiirindeki ma'şuk bir insanken, tasavvufta Allah'tır. Divan şairlerini sufî şairlerinden ayıran yan da bu olmuştur.

Tasavvuf düşüncesiyle beraber, eski destan kahramanlarının yerini tasavvufun "kâmil insan, evliya tipi" alır. İlahiler şeklinde şiirler söyleyen derviş-şairler, özellikle 13. yüzyılda Anadolu topraklarında gelişecek olan Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatının zeminini hazırlamış olur.


(Eski) Oğuz Türkçesinin Anadolu'daki ilk ürünleri şunlardır:

Coşku ve Heyecanı Dile Getiren Metinler (Şiirler)

  • İlahi
  • Nefes
  • Gazel


Olay Çevresinde Oluşan Edebi Metinler


Öğretici Metinler


Kaynaklar
Başlangıçtan Yirminci Yüzyıla Türk Dili Tarihi, Prof. Dr. Ahmet B. ERCİLASUN
Türk Dili Tarihi, Prof. Dr. Ali AKAR
10. Sınıf Türk Edebiyatı, Palme Yayıncılık
10. Sınıf Türk Edebiyatı, Esen Yayınları

Devamını oku...

3 Ocak 2017 Salı

Dânişmend Gazi Destanı/Dânişmendnâme

Danişmendname, Melih Danişmend Ahmed Gazi

Selçuklu dönemi Türkçe eserlerinden biri olan Danişmendnâme; Sivas, Tokat, Niksar, Amasya, Çorum şehirlerini fetheden Melik Dânişmend Ahmed Gazi'nin efsanevi kişiliği çevresinde oluşmuş, 13. yüzyılda yazıya geçirilmiş bir destandır. 

Dânişmendnâme, Melik Ahmed Dânişmend Gazi'nin Malatya'da doğumu ile başlar. Battal Gazi'nin torunu Sultan Turasan'la arkadaş olur. Bir yandan silahşörlük, diğer yandan da bilim öğrenen Melik Ahmed Gazi'ye "bilgili" anlamına gelen "Dânişmend" lakabı verilir. Rüyasında gördüğü peygamberden fetih müjdesi alarak arkadaşı Sultan Turasan'la Anadolu'nun fethine koyulurlar. Kendilerine katılan Çavuldur Çaka, Süleyman b. Numan ve Kara Tekin gibi kahramanlarla birlikte harap olmuş Sivas kalesine gelirler ve burayı onararak kendilerine merkez yaparlar. Dânişmend Gazi, destanda daha sonra birinci dereceden yol arkadaşı olacak olan Rum savaşçısı Artuhı ile savaşıp onu yener ve ona İslamiyet'i kabul ettirir. Bundan sonra Tokat, Niksar, Çorum ve Amasya'nın fethine koyulurlar. Melik Gazi, Canik bölgesinin fethine çıkarken Niksar'da şehit olur. 

Dânişmendnâme; Battalnâme, Hamzanâme, Ebâ Müslümnâme gibi destani eserler halkası içinde önemli ve farklı bir yere sahiptir. Dânişmendnâme'yi diğer İslamî Türk destanlarından ayıran özelliklerin başında yöresel renkler taşıması gelir. Bu eserlerdeki kahramanlar, olaylar ve mekanlar yarı olağanüstü ve masalsı ögeler taşır. Oysa Dânişmendnâme'nin kahramanları belirli bir tarihî kişiliğe sahip Melik Dânişmend Ahmed Gazi'dir. Mekanlar Tokat, Sivas, Amasya, Çorum ve yörelerindeki gerçek yerleşim birimleridir. Olaylar Danişmendli tarihiyle hemen hemen aynı zamanda gelişir.

Danişmend Gazi destanı

Eserin yazılış tarihi, tam olarak açıklığa kavuşmuş değildir. İlk olarak Anadolu Selçuklu hükümdarı 2. İzzeddin Keykavus'un emri ile 1245'te Mevlânâ Alâ adlı yazar, halk arasındaki yaygın rivayetleri yazıya geçirmiştir. Bu nüshanın dili çok ağır olduğu için 2. Murad zamanında (1360) Tokat kalesi dizdarı Ârif Alî tarafından tekrar kaleme alınmış, nazım bölümleri eklenmiştir. 17 meclis (bölüm) olarak düzenlenen Dânişmendnâme'nin bu nüshası elde bulunanların en eskisidir.

Destanın üçüncü safhasını da Mirkâtü'l-cihâd oluşturur. Osmanlı tarihçisi Gelibolulu Mustafa Âlî, Sivas'taki görevinden azledildiği sırada Niksar'a uğrar. Orada bir hafta kadar kalır. Bu sırada Dânişmendnâme'nin Ârif Âlî yazmasının bir nüshasını bulur. Eser, daha önce bu kitabın içeriği hakkında az çok bilgi sahibi olan yazarın ilgisini çeker. Bu nüshayı alarak kırk gün içinde yazar. Âlî, eserin konusuna sadık kalmakla birlikte dilini kendi devrinin diline yani 16. yüzyıl Osmanlı Türkçesine aktarır. Metin, dil bakımından esaslı biçimde değiştirilmesine rağmen özellikle savaş tasvirlerinin anlatıldığı bölümlerde Ârif Âlî nüshasına yaklaşır. Mirkâtü'l-cihâd, iki asırlık bir süre içinde Eski Anadolu Türkçesinden Osmanlı Türkçesine geçişin aşamalarını, dildeki esaslı değişmeyi göstermesi bakımından önemli bir metindir.


Kaynak: Türk Dili Tarihi, Prof. Dr. Ali AKAR

Devamını oku...

2 Ocak 2017 Pazartesi

Servet-i Fünûn Döneminde Şiir ve Mensur Şiir

Servet-i Fünun Döneminde Mensur Şiir

Servet-i Fünûn Şiiri
  • Şiirlerde "sembolizm" ve "parnasizm" akımları etkili olmuştur. Şiirde yer yer "romantik" özellikler vardır.
  • Şiirlerinde bireysel duyguları, acıları, üzüntüleri, melankoliyi işlemişlerdir. Daha çok aşk, üzüntü, doğa güzellikleri, hayal kırıklıkları, kişisel hayaller, karamsarlık gibi konuları işlemişlerdir.
  • Tanzimat şiirinde çok önemli olan hürriyet, adalet, hak, hukuk gibi kavramlar bu dönemde hiç işlenmemiştir.
  • "Sanat için sanat" anlayışı benimsenmiş, özellikle Fransız edebiyatından etkilenilmiştir.
  • Aruz ölçüsünü kullanmışlardır. Hece ölçüsü sadece çocuk şiirleri yazmak için kullanılmıştır. (Tevfik Fikret-Şermin)
  • Aruz ölçüsü, Türkçeye başarılı bir şekilde uygulanmıştır.
  • Nazım (şiir), nesre (düz yazıya) yaklaştırılmıştır.
  • Cümlenin bir beyitte tamamlanması kuralı kırılmıştır. (Anjambman: Cümledeki anlamın bir dizede bitmeyip sonraki dizelere geçmesi, taşması.)  Anlamca 7-8 cümlede tamamlanan uzun cümleler kullanılmıştır. Bu özellik, şiirin düz yazıya yaklaşması sonucunu doğurmuştur.
  • Şiirde konu bütünlüğü sağlanmış, kompozisyona ve bütün güzelliğine önem verilmiştir.
  • Fransız edebiyatından alınan "sone" ve "terzarima" gibi nazım biçimleri kullanılmıştır.
  • Müstezatın kalıpları kırılarak "serbest müstezat" nazım biçimi kullanılmıştır.
  • Her şeyin şiirin konusu olabileceğini savunarak şiirin konusunu genişletmişlerdir. En basit günlük olay, gözlem ve duygular bile şiirin malzemesi olarak kullanılmıştır.
  • "Kafiye, kulak içindir." anlayışını benimsemişlerdir.
  • Konu ile ölçü arasında bir ahenk ilgisi aranmıştır. Bu nedenle bir şiirde aruz ölçüsünün birden fazla kalıbı aynı anda kullanılmıştır. (Cenap Şahabettin) Şiirde musikiye önem verilmiştir. (sembolizmin etkisi)
  • Daha önce duyulmamış, ilginç kelime, kavram ve tamlamalar kullanılmıştır.
  • Şiir dilinde Arapça, Farsça kelime ve tamlamalar vardır. Sanatlı üslûp kullanılmıştır.
  • Dize oluşturmada genellikle anlamdan çok biçim ve üsluba önem verilmiştir.
  • İlk çocuk şiirleri yazılmıştır. (Tevfik Fikret-Şermin)
  • İlk mensur şiirler yazılmıştır. (Halit Ziya-Mensur Şiirler, Mezardan Sesler)
  • Resim sanatından büyük ölçüde etkilenmişlerdir. "Resim altına şiir yazma" anlayışı vardır.
  • Kırılgan duyguları belirtmek için ki ve evet gibi sözcükleri; oh, of, ey gibi ünlemleri sıkça kullanmışlardır.
  • Meleğim, güzelim gibi hitaplara da sıkça yer vermişlerdir.


Mensur Şiir

XIX. yüzyılın yarısında Fransa'da doğmuştur. Fransız edebiyatı şairlerinden C. Baudlaire ve S. Mallerme'in mensur şiirleri vardır. Türk Edebiyatında Şinasi'nin Fransız edebiyatından yaptığı çeviriler, mensur şiirin ilk örnekleridir. Mehmet Rauf'un "Siyah İnciler"i, Yakup Kadri'nin "Okun Ucundan, Erenlerin Bağından" adlı yapıtları mensur şiir türünden ürünlerdir.

Tanzimat Edebiyatı Döneminde, Recaizade Mahmut Ekrem ve Abdülhak Hamit'in de mensur şiir denemeleri olmuştur.

Mensur şiirin isim babası ve bu türün Türk edebiyatındaki ilk temsilcisi Halit Ziya Uşaklıgil'dir. Tercüman-ı Hakikat gazetesinde yayımlanan "Aşkımın Mezarı" adlı yazısı mensur şiirdir. 1891'de "Mensur Şiirler" ve "Mezardan Sesler" başlığıyla mensur şiirlerini yayımlamıştır.

Servetifünun Döneminde mensur şiir türü yaygınlaşır. Halit Ziya'yı Mehmet Rauf, Hüseyin Cahit, Ahmet Hikmet, Celal Sahir, Faik Ali gibi isimler izler.

  • Duygu ve hayallerin düz yazı biçimiyle şiirsel anlatılmasıdır.
  • Bu yazılarda iç ahenk önemlidir. Servetifünûncular tarafından kullanılmış, fazla yaygınlaşmamıştır.
  • "Mensure" olarak da bilinir.
  • "Mensur şiir" düz yazı ile şiirsel, şairane söyleyişin amaçlandığı bir düz yazı türüdür.
  • Mensur şiirler başlıkları olan, bağımsız, kısa ve yoğun yazılardır.
  • Mensur şiir, şiirdeki arayıştan doğmuştur ama öncelikle düz yazıdır. Bu metinler bireysel duygulanmaların ortaya konduğu şairane ürünlerdir. Mensur şiirlerde iç ahenk vardır. Tasvir ve çözümlemelere önem verildiği için uzun cümleler tercih edilir. Ünlemlere ve seslenişlere yer verilir.
  • Mensur şiirde şairane konular, şairane bir üslupla işlenir.


"Mensur Şiir" ile "Şiir" arasındaki benzerlik ya da farklılıklar nelerdir?

Mensur şiirin, şiirle birtakım benzer yönleri vardır. Her iki türde de ahenk önemlidir. Kelimeler bir ahenk oluşturacak biçimde seçilir ve dizilir.



Her iki türde de şairane, duygusal konular işlenir; temalar benzerdir.

Dil ve üslup yönünden benzerlik vardır; dilin doğru ve güzel kullanımı iki türde de önemlidir. 

Edebi sanatlar her iki türde de kullanılabilir. Şiirde kafiye vardır, mensur şiirde de iç kafiyeler (seci) olabilir.

Mensur şiirle şiirin farklı yönleri de vardır. Mensur şiirde vezin (ölçü), kafiye, dize (mısra) yoktur. Şiirde dörtlük, beyit, bent gibi nazım birimleri vardır; mensur şiirde böyle birimler yoktur.


Mensur Şiir Örneği

Erenlerin Bağından

Yıllar yârlardan, yârlar yıllardan vefasız. Kara baht bir kasırga gibi. Bu ne baş döndürücü iş? Geceler günleri, günler geceleri kovalıyor; cefalar cefaları kolluyor. Saçlarımızda aklar akları, alnımızda çizgiler çizgileri doğuruyor. Kadere boyun eğmek güç, isyan tehlikeli, felek hiç acımayacak mı? Heyhat, aziz dost, onu döndüren kara bahtın kasırgası...

"Bahçeler bozuldu, yuvalar dağıldı, yollar silindi, cihan viran oldu." Yaşlı gönül şimdi böyle diyor; her şeyi kendine eş görüyor. Bu da yanlış duygulardan biri... Cihan ne vakit bayındır idi? Bahçelerde ne vakit güller açtı? Ne vakit yuvalarda bülbüller öttü? Yollardan ne vakit yârlar geldi? Umduk, bekledik, düşündük. Hangi şey umduğumuza uygun düştü? Gördüğümüz düşündüğümüze benzedi mi? Gelenler beklediğimize değdi mi? O mutlu ve yüce saat hangi saatti ki, içinde iken "Geçme! Dur!" diye haykırdık? Hiçbiri, aziz dost, hiçbiri! Belki hepsini geçsin gitsin diye bekliyorduk; çünkü onlar birbirinden çirkin, birbirinden yararsız saatlerdi. Kimi bir damla gözyaşıyla, kimi tek bir "Eyvah!" ile kimi bir esnemeyle, kimi yalnız susmayla dolup gitti. Onlar birer birer yeniden gelsin ister misin? Hayır, hayır, hayır; değil mi?

Şimdi kalbimiz boş, başımız doludur. Ağzımızda zehir, gözlerimizde ateş var; tatsız bir içki sersemliği içindeyiz. Ve artık yolun ortasını geçtik ve saçlarımızda aklar akları ve alnımızda çizgiler çizgileri doğuruyor. Ve ellerimiz, dizlerimiz titriyor ve önümüzdeki ufuklardan yok olma havası esiyor. Söyle, gençliğini ne yaptın? Söyle, gençliğimi ne yaptım?

Yakup Kadri KARAOSMANOĞLU


Kaynaklar
11. Sınıf Türk Edebiyatı Konu Anlatımlı Soru Bankası, Ekstrem Yayıncılık
11. Sınıf Ortaöğretim Türk Edebiyatı Öğretmenin Ders Notları, Editör Yayınevi

Devamını oku...

Servet-i Fünûn (Edebiyat-ı Cedide) Döneminde Öğretici Metinler

Edebiyat-ı Cedide

Servet-i Fünûn Döneminde Öğretici Metinlerin Genel Özellikleri

  • Servetifünûn dönemi öğretici metinlerinde bireysel ve edebi konular işlenmiştir.
  • Servetifünûn döneminde edebi tenkit daha çok kendilerine yapılan eleştirilere cevap verme ve Servetifünûn Edebiyatının tanıtılması yönünde yoğunlaşmıştır.
  • Dil ağırdır.
  • Servetifünûn dönemi öğretici metinleri edebi tenkit, anı, gezi yazısı türünde yoğunlaşır.
  • Gezi yazısı, mizah, hiciv ve fıkra türünde de eserler verilmiştir.
  • Hüseyin Cahit Yalçın, Cenap Şahabettin, Halit Ziya Uşaklıgil, Ahmet Şuayb, Hüseyin Suat Yalçın öğretici metin alanında eser verin sanatçılardır.
  • Oluşturulan ürünler halkın sorunlarından uzaktır.
  • Edebiyat tarihi ve felsefe alanında hiçbir çalışma yoktur.


Tenkit/Eleştiri

  • Servetifünûn Edebiyatının tenkit konusundaki isimleri Ahmet Şuayb ve Hüseyin Cahit Yalçın'dır.
  • Servetifünûn Edebiyatına yönelik eleştirilere dergide cevap veren kişi Hüseyin Cahit Yalçın'dır. 
  • Hüseyin Cahit Yalçın, tenkitlerini "Kavgalarım" adıyla yayımlamıştır.
  • Ahmet Şuayb ise "Hayat ve Kitaplar" adıyla Servetifünûn dergisinde yayımlamıştır.
  • Servetifünûn edebiyatçılarının dil bakımından halktan uzak kalmaları, eserlerinde yerel söyleyişlere yer vermemeleri nedeniyle Ahmet Mithat Efendi tarafından "dekadanlar" diye suçlanması, bu dönemdeki en önemli tenkit örneğidir. Dekadan: Gerilemiş, çökmüş anlamında bir kelimedir. Fransız sembolistleri için XIX. yüzyılda kullanılmıştır.
  • Ahmet Mithat Efendi'nin "dekadan" suçlamasına Hüseyin Cahit Yalçın "Biraz Daha Hakikat" makalesiyle yanıt vermiştir.


Anı/Hatıra

Servetifünûn döneminde anı türünde başarılı eserler verilmiştir.

Halit Ziya Uşaklıgil'in Kırk Yıl, Saray ve Ötesi (3 cilt), Bir Acı Hikâye adlı eserleri yazarın hayatını ve çevresini aydınlatması bakımından çok önemlidir.

Hüseyin Cahit Yalçın: Edebi Hatıralar, Siyasi Anılar


Gezi Yazısı

Servetifünûn Dönemindeki öğretici metinlerin dili, şiire göre, konuşma diline daha yakındır. Bununla birlikte her türlü yazıyı edebî bir ürün olarak gören Cenap Şahabettin, gezi yazılarında sanatlı bir dil kullanmıştır. 

Dönemin gezi yazılarında mekan olarak "Doğu" ve "Batı" karşımıza çıkar. Servetifünûncular ya görevli veya sürgün olarak gittikleri Doğu'yu ya da merak için, okurlarına tanıtmak için gittikleri Batı'yı eserlerinde anlatmışlardır.

Cenap Şahabettin: Hac Yolunda, Avrupa Mektupları, Âfâk-ı lrak


Kaynak: 11. Sınıf Türk Edebiyatı Konu Anlatımlı Soru Bankası, Ekstrem Yayıncılık
Devamını oku...